|
|
Çarsamba 31 Ekim 2007
Buruk Bir Mutluluksu...Buruk Bir Mutluluk Bugün "Son 20 yılın Satış Başarısı" ödülüne layık görüldüm... Sevindim... Sevinemedim... Sonra yine sevindim... Biliyorsunuz iki tane iş yerim var Amerika`da. Bir tanesine hiç uğramam. Orası gayet normal ve düzgün devam eder günlük hayatına ama benim bulunduğum dükkan çok ilginçtir. İşime bayılmama rağmen, her sabah en az 2 saat geç kalırım. Gittiğimde, kapının önünde bekleşen bir kalabalık vardır. ("Telli Baba Türbesi" gibi:-))) Hiç mi bir problemsiz, dertsiz müşterim olamayacak benim? Allah da "Dağına göre kar veriyor" galiba. Amerikalı'nın dertlisi de, akıllara ziyan yemin ediyorum. Anlattıkları hikayeleri bir duysanız, ben ki "görmediğim şey kalmadı" diye benim dahi ağzımı açık bırakacak cinsten. Evcilik oynar gibi, hem dükkanı dağıtıp, hem milletin derdini dinleyip, dilim döndüğü, aklım yettiğince yardımcı olmaya çalışırım, sonuçta herkes mutlu olur en çok da ben:-) (ben derdimi pek anlatmam kimselere sizden gayri:-) Neyse, bugün dükkanın çok kalabalık olduğu bir anda 2 kadın geldi. Bir tanesi manken gibi son derece hoş, zarif, artistik görünümlü bir kadın (sonradan öğrendim 62 yaşındaymış, Bu Amerikalıların yaşını göstermemesine de ben hastayım, "sadece ben göstermiyorum" diye kasılırken, Amerikalılar bütün havamı söndürdüler:-))). Arkadaşı da Adile Naşit'in gençliği gibi, sevimli, ufacık-tefecik, tostoparlak bir şey. Hem kalabalıkla ilgilenip, hem de bu ikiliye dikkat ediyorum. Adile Naşit, ne varsa takıp takıştırıyor, acayip eğleniyor ama diğeri, ellerini kavuşturmuş, ilgiyle bakıyor ama hiçbir şeye dokunmuyor. Sonunda yanlarına gittim. Adile Naşit diğer dükkanımın müşterisi imiş, benimle tanışmaya gelmiş, sarıldı öpüştük koklaştık. Diğerine de sarılmak için hamle yaptığımda, ben ona sarıldım ama o bana sarılmadı, bir gariplik olduğunu anladim. Yine de evcilik oyunumuza ve kahkahalı sohbetimize Adile Naşit'le devam ettik. Bir ara bana "Ne kadar güzel parmakların var ve yüzüklerin ne kadar güzel" dedi ve o anda sakladığı ellerinde parmaklarının olmadığını fark ettim. Cüzzam hastasıymış! Siz hiç cüzzam hastası gördünüz mü? Ben görmedim. Ben çocukken okumuştum. Çok eskilerde kalmış bir hastalık olduğunu, tedavisinin olmadığını, bulaşıcı olmamasına rağmen, eskiden cüzzamlıları adalara sürdüklerini, parmaklarının, burunlarının, kollarının döküldüğünü okuduğumu hatırlıyorum. Bir anlık bir şok geçirdim, yüzümün ifadesini hemen toparladim, şaşkınlığımı hemen maskeleyerek bir salak gülümseme takındım. Ağzımdan şu sözler döküldü: "Aman parmak dediğin ne ki? Lüzümsüz bir sürü et kemik sallantısı işte. Ben de yüzüklerle falan süslemeye çalışıyorum, hiçte matah bir şey değil. Saklama şu ellerini uzat bakayım? " deyiverdim. İstemeye istemeye uzattı ellerini. Sadece baş parmakları var, Diğerleri çeşitli eklemlerindem kopmuş. Hatta ameliyatla değil, bir yerlere çarptığında dokulmuş. Bacaklarında kapanmayan ülserler açılmış. (Kız kardeşi de kanserden ölmüş, babasının da kolunu makina kapmış. Allah'ta hakikaten abartınca abartıyor) "Ben senin yerinde olsam, ellerimi saklamak yerine, onları süslerdim. Benim annemin de parmağı, hayvanlara kıyma hazırlarken et makinasına kaptırdığı için koptu. Ressam ve seramik sanatçısı olmasına rağmen, parmağı kesildikten sonra sanatına son vermesi gerektiği halde, annem hiç aldırmaz. Hatta o parmağına, kaş, göz çizer, minik ponponlu bereler örer, isimler takar ve kendi kendisiyle eğlenir durur" dedim. Gülümsedi.. Sonra; "Gel senin şu parmaklarını bir süsleyelim bakalım" dedim. Ve ne kadar güzel uzun, bol renkli, taşlı tasarım yüzükleri varsa, onları takıp takıştırmaya başladık. Görmeliydiniz, Hayatında ilk defa şekerci dükkanına girmiş çocuk gibiydi. Gözleri parladı. Onu taktı, bunu çıkarttı, güldü, hem de kahkahalarla. Ve inanılması güç olan taraf: O korkunç, eğri buğru köpük parmaklar, yüzüklerle bir sanat eseri şeklinde pırıl pırıl eller haline dönüştü. "Hepsini alacağım. Hayatta hep bir amatist yüzüğüm olsun istemiştim. Amatist var mı? Amatist benim doğum taşım" dedi. En güzel, en pahalı amatisti çıkartım ve 1 cm uzunluğundaki yüzük parmağına taktım. "Hiiiiii bu benim rüyalarımım yüzüğü, inanamıyorum" dedi. "Bu benim sana hediyem, bunu hiç çıkartma. Diğerlerini parasını ödeyeceğin için nasıl olsa hep takacaksın, bunu da hayatının yüzüğü olduğu için hiç çıkartmayacaksın biliyorum" dedim. Sımsıkı sarıldı bana ve hem Adile Naşit, hem de o ağlayarak ayrıldı dükkandan. Gözyaşlarımı tutmak için çok zorlandım ama başardım. Gülümseme maskemi de kesinlikle çıkartmadım. Alış veriş merkezindeki tüm komşularım bana: Parmakları olmayan bir kadına 7 yüzük sattığım için "20 yılın satış başarısı" ödülünü vereceklerini söylediler. Sevinemedim... Bir saat sonra telefonum çaldı. Kocasıydı arayan. "Sally`i 40 yıldan beri ilk defa bu kadar mutlu gördüm, yeniden doğmuş gibi ve bunu sana borçluyuz, çok teşekkür ederim, Allah senden razı olsun" dedi. Bu defa tutamadım... Göz yaşlarım sel oldu ama o kadar da çok mutlu oldum ki... Sevgilerimle... Gamze Erkök
|





